14 Aralık 2025

70

Murat Levent Demircan

Rubicon’u Geçmek veya Davul, Halay, Kebap ve İsot…

Rubicon, İtalya’nın kuzeyinde bir nehir. Tarih açısından önemi ise Roma tarihini dolayısıyla dünya tarihini değiştirmiş olması. Julius Sezar M.Ö. 49’da Roma Senatosu’nun otoritesine açık bir şekilde karşı koyar ve orduları ile 10 Ocak M.Ö. 49’da Rubicon’u geçer. Roma üstüne yürüyecek, iç savaş başlayacaktır. Aynı gün kimilerinin “ok yaydan çıktı” kimlerinin ise “zarlar atıldı” olarak günümüze kadar gelen efsanevi cümlesini kurar. O tarihten itibaren “Rubicon’u geçmek” artık dönüşü olmayan bir yola girmenin sembolü kabul edilir.

Rubicon’u şimdilik arkamızda bırakalım; daha yakın bir coğrafyaya, Bereketli Hilal’e doğru uzanalım. Bu coğrafya özellikle Dicle ve Fırat tarafından sulandığı, bir çok nehir ve delta ile beslendiği için çağlar boyunca Bereketli Hilal olarak anılmış. Bu bereket bize sadece tarımı çağırıştırmıyor elbette. Tarımın ve gıdanın lokomotif rolü oynamasının da etkisiyle bölgede doğan yüzlerce devlet tarih boyunca harmanlanmış çok zengin bir kültür, bir medeniyet oluşturmuş. Tarihin sıfır noktası Göbeklitepe ile başlayan bu kadim vetire bir çok peygamberin hayatına da şahitlik etmiş. Kültürüyle, insanıyla, mutfağıyla, örf ve adetleriyle, sizi içine çeken kendine has sıcaklığıyla çok ama çok etkileyici bir bölge.

Urfa, Mardin, Antep, Diyarbakır, Adıyaman ve yörelerine yapılan ziyaretler insanı sadece fiziksel anlamda bir geziye değil aynı zamanda tarih içinde düşünsel bir yolculuğa da çıkarır. Bu zihnî yolculuğa başlayabileceğimiz en önemli noktalardan bir tanesi de önünde devasa heykeller dizili Nemrut Dağı’nın meşhur tümülüsüdür. Tanrıları sembolize eden bu heykeller M.Ö. 62 yılında Komagene Krallığı’nın hüküm sürdüğü yıllardan bu yana Nemrut Dağı’nın zirvesine bekçilik ederler.

Nemrut’a çıkanlar bilir. Zirvesi bulutların üzerini aşan, ister gündüz ister gece kendinizi dünyanın zirvesinde hissettiğiniz büyüleyici bir yer.

Bir an gözlerimizi kapatalım. Kendimizi Nemrut Dağı’nın zirvesinde bulalım. 2000 yıl önce bir geceyarısındayız. Etraf sandığımız gibi zifiri karanlık değil çünkü ay her yanımızı aydınlatıyor. Savaş kararı alınmış ve işte tam o gecenin şafağında sefere çıkacağız. Neden bu gece buradayız? Neden Nemrut’a çıktık? Tabii ki Tanrılara ulaşmak için. Çıkacağımız seferde bize zafer bahşetmelerine vesile kılacağımız yakarışlarımızı, yalvarışlarımızı, dualarımızı duymaları gerek. Bu heybetli dağın zirvesinde Tanrılara en yakın olduğumuz yerde, onlara ulaşmak, sesimizi duyurmak için kullandığımız en güçlü araç:

DAVUL!

Bir yandan girişeceğimiz savaşta motivasyonumuzu arttırmak, tek yürek olacağımızı, beraberliğimizi, kader birlikteliğimizi göstermek, güçlendirmek için tokmakların davullara inen her sert buluşmasında ayaklar da vuruyor toprağa; eller kenetli, omuzlar ahenkli. Çekiyoruz:

HALAY!

Nihayet şafak söküyor. Bölüğümüze katılıyor sefere çıkıyoruz. Epey uzun bir yolculuk. Devasa ordumuzun türlü ihtiyaçları var. Yemek ve gıda da bu ihtiyaçların en başında. Güzergâhımızda avlayabileceğimiz bir çok hayvan var. Ancak bu uzun yolculukta sinirleri gerilen askerler avlanan geyiklerin en iyi, en yağlı, en lezzetli parçalarını yemek için kavgaya tutuşuyorlar. Neyse ki kralımız, belki de zafere mâl olacak, askerler arası sürtüşmelere izin vermiyor. Hemen avların iyi-kötü tüm parçalarını ayrım yapmaksızın parçalayarak karıştırmamızı, bu şekilde paylaşmamızı emrediyor. Hepimiz kralımızın bu adil kararına saygı duyuyor, kılıçlarımızı şiş gibi kullanıp etleri pişiriyor, karnımızı doyuruyoruz:

KEBAP!

Ertesi gün düşmanla karşılaşıyoruz. Çok kesif, amansız ve zorlu bir savaş. Şükür! Zafere ulaştık. Eve dönüyoruz ancak kayıplarımız çok ama çok fazla. Bizi geride bekleyen eşlerin, annelerin, kardeşlerin çoğu kocalarını, oğullarını, ağabeylerini; yetim kalan yüzlerce çocuk ise babalarını bir daha göremeyecekler. Dul kalan kadınlar, evlatsız kalan anneler yitirdiklerini unutmamak, acılarını diri tutmak, kaybettiklerini her gün hatırlamak için yemeklerine artık hep acı katıyorlar. Kursaklarından geçen her lokmanın sürekli bir parçası haline geliyor:

İSOT!

Davul, Halay, Kebap ve İsot….

Bereketli Hilal’den, bu topraklardan, yaşadığımız coğrafyadan, bizden, kendimizden, kendi medeniyetimizden değerler hepsi…

Davul iletişimi, halay beraber yaşama kültürü ve dayanışmayı, kebap adaleti, isot yaşanmışlıkları, tecrübeye ve geçmişe saygıyı ifade ediyor bizim için…

Bereketli toprakların bu kavramları davranışlarımıza, yemeklerimize, kültürümüze, ruhumuza işlemiş...

Peki ne oldu da çocukluğumuzda ninelerimizin “israf! yazık!” diye başımızı okşayarak verdiği nasihatlerin aynılarını; şimdilerde elimize tutuşturulan talimatlarda sanki yeni bir hazine bulmuş gibi yeni baştan keşfetmeye çalışıyoruz?

Yıkıp, yeni baştan yapma; geçmişimizi, tarihimizi, ne olduğumuzu kabullenememe hastalığımızdan ne zaman kurtulup taş üstüne taş koyabileceğiz? Tanrıların cezalandırdıkları Sisyphus gibi hergün önümüzdeki kayayı yokuşun en tepesine çıkarıyor, düşüşünü izliyor sonra aşağı koşup yeniden aynı işe koyuluyoruz.

Neyi kaybettik de neyi sürdüremedik de her karşılaştığı medeniyeti yok eden batı uygarlığının kafamıza vura vura dikte ettirdiği kavramların peşinden koşar olduk? Neyi kaybettik?

Batı çoktan Rubicon’u geçti, haddi aştı. Biz, ahmak batının peşine takılıp da Rubicon’u geçmeyelim! Her sabah tunçtan devlerin kibirleri altında dimağlarımız ezilse de, küstah ve şımarık nazarlar gönlümüzü kanata kanata delip geçse de, kahpe bir mermi göğsümüzü parçalayıp toprağa düşsek de, hezarpare olup parçalansak, her lu’betbaza aldanıp, her şîr mukallidi bîciğere yenilip, herşeyimizi kaybetsek de bu bereketli toprakların damla damla su verip büyüttüğü, binlerce yıldır ruhumuzu kuşatıp kök saldırdığı kavramlardan yeniden dirileceğiz.

Davulla, halayla, kebapla, isotla…

Tek yapmamız gereken kaybettiğimiz kendimizi bulmak…

Murat Levent Demircan